Bilâl AkyüzKlinik Psikolog

Simgesel Düzenin Çöküş Anı — Okul ve Şiddet

PsikanalizLacanŞiddetPolitik

Bu yazı Psikanaliz konu sayfasının bir parçasıdır.

Yas tutmak, çoğu zaman düşüncenin askıya alınması olarak düşünülür. Tam tersine: düşünce, yasın en sadık biçimi olabilir — eğer acının karşısında kolaylıkla kaçmayı reddederse. Kolay açıklamalardan uzak durarak, son günlerde yaşadığımız trajedileri düşünmeye çalışacağım.

İlk tepkimiz her zaman aynı biçimde dile dökülür: “Kim yaptı?” Saldırgana dair tüm bilgiler, fotoğraflar, videolar derhal sosyal medyada dolaşıma girer. Žižek, Şiddet kitabında yalnızca görünür, faili belli, sarsıcı olan öznel şiddete baktığımızı yazar. Ama Žižek bize iki şiddet biçimini daha hatırlatır: simgesel şiddet — dilin, normların, anlam düzenlerinin dayattığı; ve sistemik şiddet — toplumsal yapının “normal işleyişi” içinde sessizce ürettiği.

Bir çocuğun elinde silahlar ve şarjörlerle sınıfa girmesi, öznel şiddetin en yalın görüntüsüdür. Ama bu görüntünün arkasında, onu mümkün kılan bir sessizlik vardır — ve bu sessizlik sistemiktir. Sormamız gereken soru şudur: Bu çocuk “çıldırmış bir birey” mi, yoksa bir semptom mu? Eğer semptomsa — kimin semptomu?

Jacques Lacan'ın post-yapısalcı psikanalizinde insan öznesi üç kayıt düzeni içinde var olur: İmgesel, Simgesel ve Gerçek. Simgesel düzen — dil, yasa, kurum, aile yapısı, toplumsal sözleşme — özneyi “tutar.” Çocuğun ilk dile girişi, ilk “hayır”la karşılaşması, Babanın-Adı'nın (Nom-du-Père) devreye girmesi; bütün bunlar özneye Simgesel bir mekan açar. “Sen şusun, burada duruyorsun, bunlar sınırların.”

Simgesel düzen işlemediğinde ne olur? Lacan, Başka (büyük başka olarak okunur) kavramıyla Simgesel düzenin kendisini — dili, yasayı, kültürü — kişileştirmeksizin düşünmemizi sağlar. Başka, öznenin seslendiği, tanınma beklediği, anlam talep ettiği yerdir. Ancak modern durumun ayırt edici özelliği şudur: Başka artık cevap veremiyor. Tutarsız, yarılmış, belki de hiç var olmamış olan bu düzen, artık tutarlılık iddiasını bile sürdüremiyor.

İki saldırganda da bu çöküş somutlaşır. Siverek'te 19 yaşında eski bir öğrenci, okula — artık ait olmadığı yere — geri dönerek ateş açtı ve ardından kendini öldürdü. Kahramanmaraş'ta 14 yaşında bir sekizinci sınıf öğrencisi, hâlâ ait olduğu yerden saldırdı. Her iki durumda da aidiyet bağı — ki bu Simgesel düzenin en temel işlevlerinden biridir — ya kopmuştu ya da hiç kurulamamıştı.

Bu metnin belki de en rahatsız edici düğüm noktası şudur: Kahramanmaraş saldırganının silahları, emniyet mensubu babasına aittir.

Bu detay, gazete sütunlarında “silah güvenliği” tartışmasına malzeme olabilir — ve olmalıdır da. Ama psikanalitik okuma çok daha derinde işleyen bir şeye işaret eder. Lacan'ın formülasyonunda Babanın-Adı, yasayı — sınırı, yasağı, “hayır”ı — temsil eden gösterendir. Gerçek, biyolojik baba değildir bu; Simgesel bir işlevdir: Arzuyu düzenleyen, hazzı (jouissance) sınırlayan, özneyi toplumsal bağa dahil eden yapıdır.

Burada olan şey, Simgesel Baba'nın harfi harfine çökmesidir. Yasa'yı koruması ve işletmesi gereken figür — emniyet mensubu, devletin silah taşıma ve kullanma yetkisi verdiği kişi — Yasa'nın ihlalinin aracı hâline gelmiştir. Silah, Baba'nın evindedir ve Baba'nın evinden getirilmiştir. Yasayı temsil eden nesne, yasağın ortadan kalkmasının aracına dönüşmüştür.

Giorgio Agamben bu noktada çok değerli bir katkı yapar. Agamben'in Homo Sacer projesinin merkezinde istisna hâli kavramı yer alır. Egemen iktidarın, kendi koyduğu yasayı askıya alabilme gücünü istisna hâli olarak adlandırır. Ama Kahramanmaraş'taki sahnede tuhaf, korkunç bir tersine dönüş görüyoruz: Egemenlik, en küçük özneye — bir çocuğa — sızmıştır. On dört yaşında bir insan, sınıf arkadaşları üzerinde yaşatma ya da öldürme kararını verebilecek bir iktidar konumuna geçmiştir. Bu, egemenliğin yayılması değildir. Egemenliğin çıldırmasıdır.

Durkheim, 19. yüzyılın sonunda anomi kavramıyla, toplumsal normların çözüldüğü, bireyin kolektif bilinçle bağının koptuğu bir tabloyu anlatıyordu. Durkheim'ın İntihar kitabındaki tipoloji burada dehşet verici bir güncellik kazanır. Saldırganların bir biçimde kendilerini öldürmeleri, bu açıdan bir “mesaj” değil, iletişimin imkânsızlığının tescilidir. Ölüm, bir Başka'ya seslenişten çıkmış, salt yıkıma dönüşmüştür.

Bauman, aynı çöküşü akışkan modernite kavramıyla düşünmüştür. Katı kurumlar — aile, okul, devlet, din, meslek — eridiğinde, akışkan hâle geldiğinde, Lacan'ın Simgesel zinciri de gevşer. Artık kalıcı bağlar yerine geçici bağlantılar, kalıcı kimlikler yerine tüketim aracılığıyla inşa edilen parçalı benlikler vardır. Özne, kendini Simgesel'e sabitleyecek bir ana gösterenin yokluğuyla sürüklenir.

Byung-Chul Han ise bir başka yüzünü gösterir bütün bunların. Han, Michel Foucault'nun disiplin toplumundan performans toplumuna geçişi analiz eder. Disiplin toplumunda “yapmamalısın” diyen bir Başka vardı — baskıcıydı, ama bir sınır koyuyordu. Performans toplumunda ise bu sınır belirleyici Başka ortadan kalkmıştır; yerine “yapabilirsin, başarmalısın, sınırın yok” diyen bir iç ses geçmiştir. Ama bu görünürdeki “özgürleşme”, Lacancı terimlerle söylersek, Simgesel yasağın yerini altbenin sınırsız buyruğunun — “Haz al!” — almasıdır. Dışarıdan gelen yasak ortadan kalkınca, özne kendi içindeki yıkıcılıkla sınırsızca, bir koruyucu olmadan baş başa kalır.

Anomi, akışkan modernite ve performans toplumu... Bu üç kavram, aynı uçurumun farklı isimleri sadece.

Hannah Arendt, Şiddet Üzerine kitabında, siyaset felsefesinin en yaygın yanılgılarından birini — şiddetin iktidarın yoğunlaşmış biçimi olduğu fikrini — tersine çevirir. Arendt'e göre şiddet, iktidarın güçlendiği yerde değil, çöktüğü yerde ortaya çıkar. Şiddet, iktidarın ikamesi değil, yokluğunun itirafıdır.

Bu ayrım, okul saldırılarını okumak için kıymetli bir bakış açısı sunar. Saldırgan, güçlü değildir. Tam tersine, güçsüzlüğün en radikal biçimini sahnelemektedir. Saldırılar, iktidarın göstergesi değil, iktidarsızlığın çığlığıdır. Arendt'in kavramlarıyla gerçek iktidar — insanların birlikte eylem kapasitesi — çöktüğü anda, şiddet onun yerini almaya çalışır ama alamaz. Çünkü şiddet, tanımı gereği, iktidarın yapabildiğini yapamaz: ortak bir dünya kuramaz. Ortak bir dünya kurulamadığındaysa sessizlik gelir.

Olayların ardından iki tür sessizlik belirir. Birincisi, Gerçek'in sessizliğidir. Travma, tanımı gereği dile dökülemeyen — Simgesel'in kayıt dışı bıraktığı, simgeleştirme kapasitesini aşan şeydir. Hayatını kaybeden çocukların ailelerinin yaşadığı bu sessizliktir. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yer. Bu sessizliğe saygı duymak, düşüncenin en temel etiğidir.

İkincisi ise dayatılan sessizliktir. Yayın yasakları, “siyasi yorum yapmayın” çağrıları, “bireysel bir hadise” vurgusu. Bu ikinci sessizlik, Simgesel düzenin kendini onarma girişimidir — yarığı kapatma, Gerçek'i yeniden kayıt dışına itme çabası. Žižek'in ifadesiyle, sistemik şiddetin kendini görünmez kılma operasyonu.

“Bireysel bir hadise” demek, Simgesel'in en savunmacı refleksidir. Çünkü eğer bu bireysel değilse — eğer bu bir semptomsa — o zaman semptomun ait olduğu yapıyı sorgulamak gerekecektir. Ve yapı, sorgulanmaktan hoşlanmaz.

Bu metin bir “açıklama” sunmuyor, bir sonuca da varmayacak. Hiçbir kavramsal çerçeve, bir çocuğun sınıf arkadaşlarını öldürmesini açıklayamaz — ve açıklayabildiğini iddia eden her söylem, şiddetin kendisi kadar tehlikelidir. Ama düşünce, açıklama sunmasa da, kolay açıklamalardan kaçınma sorumluluğu taşır.

Freud şöyle der: “Bastırılan geri döner.” Ama asıl soru şudur: nedir bastırılmış olan? Bireysel bir travma mıdır bastırılmış olan, yoksa bütün bir toplumsal yapının kendi şiddetini, kendi çöküşünü, kendi anomisini görmezden gelme çabası mı?

Okul, çocuk için Simgesel düzene girişin mekânıdır — dil öğrenilen, kural öğrenilen, “ben” ile “başka” arasındaki sınırın çizildiği yer. Bu mekânın savaş alanına dönüşmesi, Simgesel düzenin tam da kendi kalbinde çöktüğünü gösterir.

Geriye bir soru kalır — ve bu soru, cevaplanmak için değil, açık tutulmak için sorulmalıdır: Biz, bu çöküşün neresindeyiz?

Bu konuları klinik derinlikte çalışmak isteyen ruh sağlığı profesyonelleri için üç yıllık formasyon programı.

Varoluşçu Psikanalitik Psikoterapi Eğitimi →